2007'de darbe olur mu ?
2007 yılının ilk günlerinden darbe polemiği başladı...
İşte Hasan Cemal'in Milliyet'teki köşe yazısı:
Bir kahve köşesinden 2007 (3)
Darbe olur mu?
Evet, yine o malum klişe aklıma takılıyor: Demokrasilerde asker değil sivil yönetir, halkın oyuyla seçim sandığından çıkan siviller...
Sabah vakti bir şehirde, tenha bir kahvenin kimsesiz bir köşesinde, iç dünyamda inzivaya çekilmiş 2007'yi düşünüyorum.
Darbe olur mu?..
İngilizce, Almanca gazeteleri çarşaf gibi önüme açıyorum. Hepsinde, Bulgaristan'la Romanya'nın AB'ye üyeliklerini haber veren sevinçli manşetler...
Murat'ı anımsıyorum.
Komünist dönemin Bulgaristan'ında Türkçe isimler zorla değiştirilirken, Türkiye'ye göç etmişti 1980'lerde. Şimdi geri dönüyor Sofya'ya, AB vatandaşı olmak ve çocuklarını daha iyi yetiştirmek umuduyla...
Darbe olacak mı?
Bir başka deyişle, Çankaya savaşları askerin müdahalesine yol açar mı?
Sanmıyorum.
Ben de cumhurbaşkanı seçiminin 'uzlaşma'yla yapılmasından, Erdoğan'ın kendi partisinin başında kalmasından yanayım.
Fakat Erdoğan Çankaya'ya çıkma kararı da alsa, Türkiye'nin bir darbeyle karşı karşıya kalabileceğine ihtimal vermiyorum. Aba altından sopa oyunu olabilir ama artık darbe kapısı açılmaz.
Bu kadar farklılaşmış, gelişmiş, bu denli dünyaya açılmış bir Türkiye'de sorunların darbeyle çözülmesi imkânsız. Bence asker de bu gerçeği görüyor. Askerin bunca deneyimden sonra akıl tutulmasına uğrayacağına ihtimal vermiyorum.
Darbe demek, Türkiye'nin önünde bir cehennem çukurunun açılması demektir.
Büyük İngiliz devlet adamı Winston Churchill'in bir sözü var, "Ne kadar uzak geçmişe bakabilirsen, o kadar ileriyi görebilirsin" diye. Bu çerçevede bizim ülkemizde askerle siyaseti, geçmişin darbelerini düşünüyorum.
Askeri darbelerle, seçilmiş sivillerin siyaset alanı sürekli daraltılmış Türkiye'de. Bazı alanları asker kendine kapatmış...
Örneğin Kürt sorunu, Kıbrıs gibi bazı sorunları asker kendi tekeline almak istemiş, genellikle de almış. Yargıyla, üniversiteyle seçilmiş sivillerin arasına da duvarlar örmeye çalışmış. Seçilmiş hükümetlerin zayıf kalmasından yana ağırlığını koyarken, devleti güçlü kılarak daha çok kendi elinde tutmaya gayret etmiş asker...
Bu da iyi olmamış! Bazı çözümler ertelenmiş. Çözümsüzlükler çözüm gibi algılanmış. Kendi olağan yörüngelerinden kayan sorunlar zamanla daha da içinden çıkılmaz hale gelmiş...
Türkiye'de demokrasi eğer rayına oturacaksa, birtakım temel sorunlarımızı daha çabuk, daha az zahmetle çözeceksek, AB ile ilişkilerimizin daha az pürüzlü seyretmesini istiyorsak, o zaman bir noktayı unutmayalım:
Türkiye, askerle siyaset ilişkisini normalleştirmek zorunda! (x)
Kahve dolmaya başladı.
Kahve kokusu mis gibi...
Fernando Pessoa yine elimde, Huzursuzluğun Kitabı'ndan kurtulamıyorum bugünlerde:
"Kendimi sorguluyorum.
Kendimi bilmiyorum."
Şunu daha çok sevdim:
"Hiç keşke demeden öleceğim."
Hazret, ne kadar da iddialı...
Darbe olacak mı?
Prof. Mithat Sancar diyor ki:
"Cumhurbaşkanlığı seçimi niye bu kadar büyük tartışma yaratıyor ve önümüzdeki günlerde niye büyük kriz çıkma ihtimali var diye sorarsanız... Gerek 1961, gerek 1982 anayasaları yapılırken, 'cumhuriyetin koruyucuları' diye bilenen asker-sivil bürokrasinin asıl amacı, Anayasa Mahkemesi gibi özerk kurumlar ve yetkileri artırılan cumhurbaşkanlığı makamı oluşturularak halk oyunun gücünü denetlemekti.
Varsayım da şuydu:
Hep ordunun tasvip ettiği biri ya da ordudan biri cumhurbaşkanı olacaktı. Bu yüzden cumhurbaşkanına genelkurmay başkanını atama, YÖK ve yüksek yargı üyelerini seçme, üniversitelere rektör atama, Devlet Denetleme Kurumu'nu çalıştırma gibi büyük yetkiler verildi.
Asker ve sivil bürokrasinin hep tehdit olarak gördüğü toplumsal kesimden birinin şimdi cumhurbaşkanı olması demek, sivil alanı daraltmak ve denetlemek için oluşturulmuş bu kurumların şimdi kendilerinin denetim dışına çıkması demektir. Bu da, 1982 Anayasası'nın topluma ve siyasete karşı oluşturduğu güvence sisteminin büyük çapta çökmesi, Kemalist bürokrasinin denetimi büyük ölçüde elden kaçırması demektir.
Bu yüzden önümüzdeki dönemde 'devlet politikası' türünden tartışmalar çok sık yaşanacak. Çünkü Erdoğan'ı engellemenin kestirme yolu kriz yaratmaktır." (Radikal, 18 Aralık 06, s. 6)
Kısacası:
Eğer demokrasi diyorsak, eğer seçim sandığından çıkan seçilmiş sivillerin yönettiği bir demokrasiden söz ediyorsak, o zaman bu ülkede askerle siyasetin ilişkisini gerçekten normalleştirmek zorundayız.
Bu konuda Kamu Hukuku Profesörü Mithat Sancar diyor ki:
"Genelkurmay görevini aşan şeyler yapıyor. Bunun yaptırımının olmamasının nedeni hukuki değildir, güçler dengesidir. Bu denge oyunu sürüyor. Bu durumdan rahatsız olan hükümetler bugüne kadar hiçbir şey yapmadılar.
Mesela hükümet, Şemdinli olayında askerin açıklamasına, anayasal sistemin dışına çıkılmasına, hukuka aykırılığa destek verdi. Yargı sürecine herkes müdahale etti. Bu tür uzlaşmalar demokrasinin Türkiye'de yerleşmesine büyük engeldir. Ordunun siyasi çıkışlarına karşı sessiz kalmak, ordunun siyasal sistemdeki ağırlığını teyit etmektir. AKP hükümeti, askerin Kıbrıs konusundaki son çıkışına da bir şey söylemedi." (Radikal, 18 Aralık 06, s.6)
Sonuç?..
2007'yi düşünürken, askerin siyasetle ilişkisini normalleştirmenin birçok bakımdan Türkiye'ye yararı dokunur diye düşünüyorum.
Pessoa'dan bir cümle daha:
"İnsan ruhu, karikatürlerin yaşadığı bir tımarhanedir."
Bir kahve köşesinden 2007 dizisinin dördüncü yazısı yarın...
——————————————
(x) Bu konuda, Radikal gazetesinde Neşe Düzel'in iki önemli söyleşisi yayımlandı. Biri, 18 Aralık 2006 tarihli; Ankara Üniversitesi Kamu Hukuku Profesörü olan ve 'Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti' kitabının yazarı Mithat Sancar'la. Diğeri ise milliyetçilik, ulus devlet, Türk kimliği, etnisite üzerine kitapları olan Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Suavi Aydın'la 23 Ekim 2006 tarihinde yapılan bir konuşma.
Evet, yine o malum klişe aklıma takılıyor: Demokrasilerde asker değil sivil yönetir, halkın oyuyla seçim sandığından çıkan siviller...
Sabah vakti bir şehirde, tenha bir kahvenin kimsesiz bir köşesinde, iç dünyamda inzivaya çekilmiş 2007'yi düşünüyorum.
Darbe olur mu?..
İngilizce, Almanca gazeteleri çarşaf gibi önüme açıyorum. Hepsinde, Bulgaristan'la Romanya'nın AB'ye üyeliklerini haber veren sevinçli manşetler...
Murat'ı anımsıyorum.
Komünist dönemin Bulgaristan'ında Türkçe isimler zorla değiştirilirken, Türkiye'ye göç etmişti 1980'lerde. Şimdi geri dönüyor Sofya'ya, AB vatandaşı olmak ve çocuklarını daha iyi yetiştirmek umuduyla...
Darbe olacak mı?
Bir başka deyişle, Çankaya savaşları askerin müdahalesine yol açar mı?
Sanmıyorum.
Ben de cumhurbaşkanı seçiminin 'uzlaşma'yla yapılmasından, Erdoğan'ın kendi partisinin başında kalmasından yanayım.
Fakat Erdoğan Çankaya'ya çıkma kararı da alsa, Türkiye'nin bir darbeyle karşı karşıya kalabileceğine ihtimal vermiyorum. Aba altından sopa oyunu olabilir ama artık darbe kapısı açılmaz.
Bu kadar farklılaşmış, gelişmiş, bu denli dünyaya açılmış bir Türkiye'de sorunların darbeyle çözülmesi imkânsız. Bence asker de bu gerçeği görüyor. Askerin bunca deneyimden sonra akıl tutulmasına uğrayacağına ihtimal vermiyorum.
Darbe demek, Türkiye'nin önünde bir cehennem çukurunun açılması demektir.
Büyük İngiliz devlet adamı Winston Churchill'in bir sözü var, "Ne kadar uzak geçmişe bakabilirsen, o kadar ileriyi görebilirsin" diye. Bu çerçevede bizim ülkemizde askerle siyaseti, geçmişin darbelerini düşünüyorum.
Askeri darbelerle, seçilmiş sivillerin siyaset alanı sürekli daraltılmış Türkiye'de. Bazı alanları asker kendine kapatmış...
Örneğin Kürt sorunu, Kıbrıs gibi bazı sorunları asker kendi tekeline almak istemiş, genellikle de almış. Yargıyla, üniversiteyle seçilmiş sivillerin arasına da duvarlar örmeye çalışmış. Seçilmiş hükümetlerin zayıf kalmasından yana ağırlığını koyarken, devleti güçlü kılarak daha çok kendi elinde tutmaya gayret etmiş asker...
Bu da iyi olmamış! Bazı çözümler ertelenmiş. Çözümsüzlükler çözüm gibi algılanmış. Kendi olağan yörüngelerinden kayan sorunlar zamanla daha da içinden çıkılmaz hale gelmiş...
Türkiye'de demokrasi eğer rayına oturacaksa, birtakım temel sorunlarımızı daha çabuk, daha az zahmetle çözeceksek, AB ile ilişkilerimizin daha az pürüzlü seyretmesini istiyorsak, o zaman bir noktayı unutmayalım:
Türkiye, askerle siyaset ilişkisini normalleştirmek zorunda! (x)
Kahve dolmaya başladı.
Kahve kokusu mis gibi...
Fernando Pessoa yine elimde, Huzursuzluğun Kitabı'ndan kurtulamıyorum bugünlerde:
"Kendimi sorguluyorum.
Kendimi bilmiyorum."
Şunu daha çok sevdim:
"Hiç keşke demeden öleceğim."
Hazret, ne kadar da iddialı...
Darbe olacak mı?
Prof. Mithat Sancar diyor ki:
"Cumhurbaşkanlığı seçimi niye bu kadar büyük tartışma yaratıyor ve önümüzdeki günlerde niye büyük kriz çıkma ihtimali var diye sorarsanız... Gerek 1961, gerek 1982 anayasaları yapılırken, 'cumhuriyetin koruyucuları' diye bilenen asker-sivil bürokrasinin asıl amacı, Anayasa Mahkemesi gibi özerk kurumlar ve yetkileri artırılan cumhurbaşkanlığı makamı oluşturularak halk oyunun gücünü denetlemekti.
Varsayım da şuydu:
Hep ordunun tasvip ettiği biri ya da ordudan biri cumhurbaşkanı olacaktı. Bu yüzden cumhurbaşkanına genelkurmay başkanını atama, YÖK ve yüksek yargı üyelerini seçme, üniversitelere rektör atama, Devlet Denetleme Kurumu'nu çalıştırma gibi büyük yetkiler verildi.
Asker ve sivil bürokrasinin hep tehdit olarak gördüğü toplumsal kesimden birinin şimdi cumhurbaşkanı olması demek, sivil alanı daraltmak ve denetlemek için oluşturulmuş bu kurumların şimdi kendilerinin denetim dışına çıkması demektir. Bu da, 1982 Anayasası'nın topluma ve siyasete karşı oluşturduğu güvence sisteminin büyük çapta çökmesi, Kemalist bürokrasinin denetimi büyük ölçüde elden kaçırması demektir.
Bu yüzden önümüzdeki dönemde 'devlet politikası' türünden tartışmalar çok sık yaşanacak. Çünkü Erdoğan'ı engellemenin kestirme yolu kriz yaratmaktır." (Radikal, 18 Aralık 06, s. 6)
Kısacası:
Eğer demokrasi diyorsak, eğer seçim sandığından çıkan seçilmiş sivillerin yönettiği bir demokrasiden söz ediyorsak, o zaman bu ülkede askerle siyasetin ilişkisini gerçekten normalleştirmek zorundayız.
Bu konuda Kamu Hukuku Profesörü Mithat Sancar diyor ki:
"Genelkurmay görevini aşan şeyler yapıyor. Bunun yaptırımının olmamasının nedeni hukuki değildir, güçler dengesidir. Bu denge oyunu sürüyor. Bu durumdan rahatsız olan hükümetler bugüne kadar hiçbir şey yapmadılar.
Mesela hükümet, Şemdinli olayında askerin açıklamasına, anayasal sistemin dışına çıkılmasına, hukuka aykırılığa destek verdi. Yargı sürecine herkes müdahale etti. Bu tür uzlaşmalar demokrasinin Türkiye'de yerleşmesine büyük engeldir. Ordunun siyasi çıkışlarına karşı sessiz kalmak, ordunun siyasal sistemdeki ağırlığını teyit etmektir. AKP hükümeti, askerin Kıbrıs konusundaki son çıkışına da bir şey söylemedi." (Radikal, 18 Aralık 06, s.6)
Sonuç?..
2007'yi düşünürken, askerin siyasetle ilişkisini normalleştirmenin birçok bakımdan Türkiye'ye yararı dokunur diye düşünüyorum.
Pessoa'dan bir cümle daha:
"İnsan ruhu, karikatürlerin yaşadığı bir tımarhanedir."
Bir kahve köşesinden 2007 dizisinin dördüncü yazısı yarın...
——————————————
(x) Bu konuda, Radikal gazetesinde Neşe Düzel'in iki önemli söyleşisi yayımlandı. Biri, 18 Aralık 2006 tarihli; Ankara Üniversitesi Kamu Hukuku Profesörü olan ve 'Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti' kitabının yazarı Mithat Sancar'la. Diğeri ise milliyetçilik, ulus devlet, Türk kimliği, etnisite üzerine kitapları olan Hacettepe Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Suavi Aydın'la 23 Ekim 2006 tarihinde yapılan bir konuşma.
<0Comments:
<